VII. Kitap (II)

Hikaye

Gökyüzünde parıldayan ay, vadinin üzerine gümüşümsü bir ışıltı yansıtıyor. Harabeye dönmüş sarayın girişine varana kadar yaklaşık bir saat geçmiş olsa da zaman sanki gece yarısında donup kalmış gibi.

Yeşil ışık sandığın şeylerin ışık değil, ölülerin ruhları olduğunu fark ediyorsun. Binlercesi esrarengiz bir büyü ile bu vadiye hapsolmuş. Saraya girdiğinde ruhlardan bazıları bedenindeki yaşam enerjisini tüketmek istercesine miskin miskin sana doğru süzülüyor.

Ruhların erişemeyeceği yıkık duvara tırmanıyorsun. Ruhlar yine de etrafında toplanıyor. Hayalet ellerini aç bir çaresizlikle sana doğru uzatıyorlar. İçinden "Kusura bakmayın." diyorsun. "Bugün size yemek yok!"

Duvarın tepesinde hızlı ve sessizce hareket ederek saray harabelerinin merkezindeki daire şeklindeki taş yapıyı hedef alıyorsun. Binanın en az yıkıma uğrayan bölümü. Hatta bir zamanlar sahip olduğu dev cam kubbeden geriye kalan demir iskelet bile duruyor. Zarifçe yukarıya sallanıp destek kemerlerinden aşağıya iniyorsun.

Harabenin içinde çıt yok. Asla kaybolmayan ay ışığı, harabeye dönmüş tavandan içeri yansıyor ve yerde uzun, karanlık gölgeler oluşturuyor. Dikkatlice odanın merkezine doğru ilerliyorsun, taş bir platformun üstünde duran bir tür kaya çarpıyor gözüne. Dekorun geri kalanına zıt bir şekilde sanki gökten inmiş gibi duruyor karşında. Sanki dağlardan buraya yuvarlanmış ve burada durmuş... Yaklaşınca ilginç bir şey fark ediyorsun. Kayanın ön tarafında tuhaf bir göçük olduğunu düşündüğün şey aslında özenle oyulmuş bir oyuk. Dahası, şekil şaşırtıcı derecede tanıdık geliyor...

Çantana uzanıp Çağırma taşlarından birinin kabaca yontulmuş köşelerini arıyor, taşı bulunca çantadan çıkarıyorsun. Taşı özenle oyuğa yerleştirip geri çekiliyorsun. Taş titremeye ve gitgide daha çok parıldamaya başlıyor, o kadar parlıyor ki sırtını dönmek zorunda kalıyorsun. Ayaklarının altındaki zemin sallanmaya başlıyor ve korkunç derecede yüksek sesli bir taş gıcırtısı duyuluyor. Işık sönüyor, arkana baktığında platformun geriye doğru çekilip yerine yeraltının derinliklerine inen spiral bir merdiven geldiğini görüyorsun. Derin bir nefes çekiyorsun ciğerlerine. Acaba bu merdiven Ruh Çağıranın inine mi gidiyor?

Çağırma taşını alıp aşağı iniyorsun, bir yandan da etrafta gizlenen canavarlar olup olmadığını kontrol ediyorsun tabii. Bu macerada şimdiye dek zaten yeterince sürprizle karşılaştın.

Birkaç büyülü mumun titrek ışıklarıyla aydınlatılan küçük, karanlık bir odaya giriyorsun. Gözlerin loş ışığa alışınca cüppeli ve uzun boylu dört suretin silik gölgelerini fark ediyorsun. Hepsinin elinde ağır, taştan bir kitap var. Bu suretlerin birer heykel olduğunu fark edip rahat bir nefes alıyorsun... Görünüşe göre şimdilik burada senden başkası yok.

Erimekte olan mumlardan birini alarak heykelleri inceliyorsun. Özenle yontulmuşlar ve oldukça özgünler. Geçmişte yaşayan gerçek Ruh Çağıranlar model alınarak yapılmış olmalılar. Her heykelin ağzı elindeki devasa kitabı okurmuşçasına hafifçe aralık tasvir edilmiş. Daha yakından bakınca kitaplardaki silik yazıları görüyorsun. Dört kelime yazıyor:

"Dinok… Faas… Suleyk… Loost!"

Büyülü sözleri söyler söylemez odadaki tüm mumlar sönüyor, neredeyse zifiri karanlık çöküyor. Kalan tek ışık, ayaklarına yakın bir yerden gelen zayıf bir parıltı. Yere bakıp ne gördüğünü anlamaya çalışıyorsun. Taş zemine bir gizemci sembolü oyulmuş. Sembole baktıkça uğursuzca parlamaya başlıyor.

Zihnine anlaşılmayan fakat gittikçe ısrarlı olmaya başlayan fısıltılar doluyor. Ne söylediklerini çıkarmaya çalışıyorsun fakat nafile.

Birden omzuna soğuk, kemikli bir el dokunuyor... Korkudan aklın gidecek gibi oluyor. Uğursuz, titrek bir nefes tüylerini diken diken ediyor.

Arkandaki şey "Çağıran…" diye tıslıyor. "Beni neden uyandırdın?"

Sesin geldiği yöne dönüyorsun. Kılıcın elinde hazır.

"Sen kimsin?" diye bağırıyorsun. Gölgelerden cüppeli bir suret çıkıyor. Yüzü uğursuz bir iskeletin yüzü, gözleri ise yeşil ışıktan iğnelere benziyor.

"Ben Fiozor, Ruh Çağıranların sonuncusuyum. Halkımın başına gelen felaketin tekrarlanmasını önlemek için bu duvarların içine mühürlendim. Şimdi, Çağıran… konuş! Buraya nasıl geldin ve benden ne istiyorsun?"

Kara Sisi, Bane'i, tekrar saldırmadan önce Haberciyi bulmak için çıktığın yolculuğu… Her şeyi anlatıyorsun. Ruh Çağıran seni ifadesiz bir şekilde izliyor.

"Duydum ki korkunç bir lanet yüzünden hapsolmuşsun. Lanetini kaldırmak Haberciye giden yolu açığa çıkaracakmış." diyerek sonlandırıyorsun sözlerini.

Ruh Çağıran yanıt veriyor: "Lanetliyim, evet. Sen de öylesin. Bu diyarlar davetsiz misafirlerin Çağırma sanatını keşfedip bu sanatı kendi emelleri uğruna kullanmalarını önlemek adına karanlıkla örtülüdür."

Ruh Çağıran yüzünü çeviriyor.

"Yine de Çağırma sanatına dair bazı bilgiler ifşa olmuş belli ki. Burada benim karşımda duruyor olman bile Çağırma büyüsüne aşina olduğunun bir kanıtı. Dolayısıyla çok geç olmadan seni öldürmeliyim."

"Ama neden?" diye soruyorsun. "Beni duymadın mı? Haberci durdurulmalı!"

Ruh Çağıran kafasını sallıyor.

"Bazı büyüler o kadar tehlikelidir ki var olmamalıdır. Halkım saftı. Çağırmayı ilk keşfettiğimizde mana israfı olduğunu fark ettik. Her isteğine itaat eden yaşayan ölülerden oluşan ordulara hükmedebiliyorken neden kaprisli yaratıklar çağırasın ki?"

"Bu yüzden bilgimizi en yüksek teklifi verene sattık. Büyük mana rezervlerine sahip bir ulus verdi o teklifi de. Bu ulus en lüzumsuz işler için bile bir sürü ruh çağırmaya girişti. Başta niyetleri masumdu, fakat sonradan giderek daha açgözlü hale geldiler. Bir süre sonra ordular çağırmaya ve çevrelerindeki diyarlara ciddi zararlar vermeye başladılar."

"Fakat büyük bir felaket yoldaydı. Bu insanlar ruhların istek ve ihtiyaçlarına asla kulak asmıyordu. Sadece kontrol peşindeydiler. Onları uyardık, lakin…"

Ruh Çağıran çevrendeki harabeleri işaret ediyor.

"Umursamadılar. Kayıtsızlıkları sonları olacaktı. Kendi emelleri için eziyet ettikleri ruhlar huzursuz olmaya başladı ve bir gün çağıranlarına karşı ayaklandılar. İçinden geçtiğin şehir o büyük medeniyetten geriye kalanlardır. Bu ıssız harabe ise benim ülkemden geriye kalanlar. Anlıyor musun?"

Tereddüt ediyorsun. Çağırma gerçekten de böyle bir yıkıma sebep olabilir mi? Ruh Çağıran cevap vermeni beklemeden devam ediyor.

"Çağırma hakkındaki tüm bilgi yok edilmeli, aksi takdirde tarih tekerrür eder. Şimdi… kaderine boyun eğecek misin?"

Bomboş kalan Istırap Şehri geliyor gözünün önüne. Ruh Çağıran Sarayının ıssız harabeleri... Dış Bölgelerdeki uçsuz bucaksız çorak topraklar ve orada yaşayan uğursuz yaratıklar... Aynı şeyin Melvor'a da olmasına izin veremezsin, bu yüzden savaşmak zorundasın.

Kılıcını kaldırıp savaş pozisyonu alıyorsun. Ruh Çağıran iç çekiyor.

"Pekâlâ öyleyse." diyor ve parlayan büyülü bir küre fırlatmaya hazırlanıyor. "Ölmeye hazır ol…"

Gereksinimler

  • Lanetli Orman zindanını bir kez tamamla