V. Kitap

Hikaye

Ra'zu ile karşılaşmanın üzerinden günler geçti. Dış Bölgelerde aradığın cevapları bulmayı bekliyordun ama tek bulduğun şey yıkım oldu. Birileri burada yaşadıysa bile uzun zaman önce yok olup gitmiş. Yıldırım izleri taşıyan taştan harabeler, bir zamanlar burada var olan kadim medeniyetin son kanıtı olarak gri çamurun içinden çıkıyor. Tek başına bir çan, harabeye dönüşen tapınağın kulesinde, bataklığın durgunluğunu bozan ani bir rüzgar sonucu kayıtsızca çalıyor. Tüylerin ürperiyor. Haberciyi ve yardakçılarını durduramazsan Melvor'u bekleyen kader de bu mu?

Herhangi bir ilerleme kaydediyor musun yoksa yalnızca daire mi çiziyorsun anlamak güç. Nasıl bilebilirsin ki? Her yer birbirinin aynısı. Adım atmayı sürdürmekten ve zamanı unutmaktan başka yapabileceğin bir şey yok. Yalnızca burası ve bu an var. Bir de umut tabii... Her zaman umut var.

Bir sabah bu bölgede güneşin doğuşuyla ilgili tuhaf bir şey fark ediyorsun. Sanki zaman bir anlığına duruyor ve güneş bir saat boyunca sabit kalıyor. Sen bunu izlerken ufukta farklı bir şey dikkatini çekiyor. Seni çağıran çok yumuşak bir ışık var. İleriye doğru giden yol bu olabilir mi? Elinde yalnızca içgüdülerin var. Yolculuğuna bu yöne doğru devam etmeye karar veriyorsun.

Yaklaştıkça sis kalınlaşıyor. Kalp atışının hızlandığını hissediyorsun. İçinde bir zafer hissi var ama ürperdiğini de hissediyorsun. Ama şimdi tereddüt etmenin vakti değil. Sis artık burnunun ucunu göremeyeceğin kadar kalınlaştı ama yola devam ediyorsun.

Nihayet sis dağılmaya başlıyor. Görüş alanına yeni şeyler giriyor. Uçurumların yükseldiğini görüyorsun. Bir anda bileklerine kadar suya giriyorsun. Geniş bir göldesin ama yürüyerek geçebileceğin kadar sığ. Ayak bileklerinde hissettiğin buz gibi soğukla ilerlemeye devam ediyorsun.

Gölde karşına yalnızca bir yol çıkıyor, o da ilerideki uçurumda bulunan ufak bir açıklık. Kıyıya doğru debelenerek gidiyorsun, ayağının altında çakıl taşları dağılıyor. Mağaranın girişine geldiğinde çabucak eğilerek içeri giriyorsun. Buradan geçmenin bir yolu olmalı.

Önündeki mağara karardıkça adımların yavaşlıyor. Zifiri karanlıkta önünü yoklayıp bir şey görmeden, yalnızca soğuk taşlara ve döküntülere dokunarak ilerlemeye çalışıyorsun. Tavandan düşen damlaların yankılarından başka bir ses gelmiyor mağaradan. Daha derin ve büyük bir mağaraya doğru ilerliyormuş gibi hissediyorsun.

Sonunda, önünde yukarıdan gelen bir ışık demeti beliriyor. Bu ışık, duvarlarda ürkütücü gölgeler oluşturuyor. Nihayet etrafındaki alanın genişliğini kavrıyorsun. Ayrıca çok alçak da olsa yeni sesler var. Her yerden kaçışma sesleri geliyor. İlerliyorsun, ürpertin artarak nefesini kesiyor. Zayıf ışık, etrafını çevreleyen taşlardan sarkan gümüşi ağları sıyırıp geçiyor.

Görüş alanının hemen dışında bir şey hareket ediyor ve korkuyla dönüyorsun. Üç devasa örümcek sana doğru geliyor.

Haykırarak kılıcına davranıyorsun. Birden bire örümcekler etrafını sarıp korkunç bir formasyon oluşturuyor. Etrafında dönerek kılıcını vahşice savuruyorsun. İlk örümcek ölüyor ancak tam sen kılıcını onun sırtından çekerken ikincisi seni yere seriyor.

Nefes nefese kılıcını yukarı kaldırıyor ve ikincisinin göğsüne saplıyorsun. Üçüncü örümceğin bacakları seni yere mıhlıyor ama zorlayarak arka bacağını yakalıyor ve ikiye ayırıyorsun. Örümcek geriye doğru yığılırken sen de ileri yuvarlanıp ikinci bir bacağını kesiyorsun ve kılıcını örümceğin göğsüne saplıyorsun.

Bir an durup nefesini toplamaya çalışıyorsun ve kılıcını çekmeden önce karıncalanma hissinin geçmesini bekliyorsun. Ayağa kalktığında üstündeki tozu silkeleyip ışık demetine doğru ilerliyorsun. İleride, bir sürü örümcek ağının birleştiği büyük bir düğüm görüyorsun. Yoksa bu kocaman tek bir ağ mı? Az önce alt ettiğin örümceklerden üç tanesinin bile yapamayacağı kadar büyük duruyor...

Dikkatin dağılıyor ve ayağın kayıyor. Birden çok büyük bir derinlik hissediyorsun. Düşüyorsun.

Aniden seni bir şey yakalıyor. Sen geriye doğru yuvarlanırken toz bulutları yükseliyor. Kendini bir ağın içinde buluyorsun. Geniş ve yapış yapış bir ağ. Kaçmak için çaresizce debelensen de bu hareketin durumu daha da kötüleştiriyor. Sen bağırırken sırılsıklam örümcek ağları seni boğuyor. Birden yakınlardan derin bir titreşim duyuyorsun. Hemen peşinden kan donduran bir çığlık geliyor.

Ağ yüzüne doğru uzandıkça ve görüşünü kapattıkça sen de kafanı çeviriyorsun. Ne yazık ki bu ağ, uzun bacaklarının şeytani hareketleriyle yaklaşan şeyin korkunç görüntüsünü görmeni engelleyemiyor. Hiç acele etmiyor, gayet sakin ve görkemli bir şekilde yaklaşıyor. Devasa bir vücudu var. Altı gözünü de sana dikiyor. Karşında örümcek kraliçe duruyor!

"Ssseeni buraya getiren nedir ufaklık?"

"Mmm mmmm! Mmm!"

Örümcek Kraliçe gözlerini deviriyor. Muazzam bir görüntü. Seni tutan ağı, devasa pençesinin tek darbesiyle kesiveriyor. Yerde yuvarlanıp derin bir nefes alıyorsun.

"Ufaklık. Geldiğin yönden geri dönmen gerek. Yoksa korkarım seni yok etmeliyim."

Nefesin kesilmiş şekilde "İnsanlarımı kurtarmak için Milenyum Kulesini arıyorum." diyorsun.

Örümcek Kraliçe başını yana eğip kıkırdıyor. Gülmeye çalıştığını düşünüyorsun.

"Ama burası benim evim ufaklık. Benim karanlık zindanım. Böyle olması gerektiğini söyleyerek beni burada karanlığa hapsettiler. Benim de zavallı ufaklıkları yemekten başka yapacak bir şeyim yok."

"Gidemiyor musun?"

Örümcek Kraliçe tekrar kıkırdıyor.

"Sence dünya böyle mi işliyor? Ne kadar da masumsun... Hiçbirimiz öylece çekip gidemeyiz. Onların izni olmadan gidemeyiz."

"Hayatımızı nasıl yaşayacağımız konusunda biraz söz hakkımız olduğunu düşünüyorum. Kendi seçimlerimizi yaparız."

"Seçimlerinin seni buraya getirmiş olması çok komik değil mi ufaklık? Şimdi de öleceksin!" diyor kraliçe, alaycı bir şekilde sana eğilerek. Sıcak nefesini yanaklarında hissediyorsun. "Söylesene ufaklık, seçiminden memnun musun?"

Kraliçe öne eğilip dişlerini gıcırdatırken gözüne bir şey takılıyor. Sırtındaki koyu renkli geniş alanda tuhaf bir işaret var. Üzerinde yeşil lekeler olan bir yüzü andırıyor ama gözleri yeşil değil. Mosmor iki küre görüyorsun.

"Dur!" diyorsun.

Örümcek Kraliçe gülümseyerek "Ne oldu?" diyor. "Bir hanımefendiyi yemekten önce bekletmek hiç kibar bir davranış değil..."

"Sırtındaki işaret... Nedir o?"

Örümcek Kraliçenin ifadesi büsbütün değişiyor sorunu öfkeyle yanıtlıyor:

"O işaretten bahsetme."

"Haberci, değil mi? Seni o mu lanetledi?"

"BAHSETME DEDİM!" diye kükrüyor Örümcek Kraliçe ve kafasını iyice kendine çekiyor. Bu fırsattan istifade kılıcı çekiyorsun. İyi ki çekiyorsun, zira kraliçe sayısız gözünü açtığında her bir gözünün öfkeyle dolu olduğunu görüyorsun...

Gereksinimler

  • Yıldırım Bölgesi zindanını bir kez tamamla