VII. Kitap (I)

Hikaye

Nihayetinde güneş doğunca Istırap Şehri'ni ve canavarsı gölgelerini geride bırakıyorsun. Önündeki yolda senin kadar şanslı olamayanların kalıntıları duruyor. Kıyafetler, silahlar ve uzun zaman önce terk edilmiş başka şahsi eşyalar yol kenarında sana bakıyor. Bu eşyaların daha hızlı kaçmak için bırakıldığını düşünüyorsun ama sonrasında ters dönmüş arabaları, kırılmış pencereleri ve kan lekeleriyle bezli resimleri görüyorsun. Yağmacı gölgelere karşı başarısız bir son savunma olarak yolun ortasına yığılmış bunlar. Görünüşe göre uzun zamandır bu Şehirden canlı çıkan son kişi sensin. Sırt çantana bakıyorsun ve "ödünç aldığın" limonların dün gece toza dönüştüğünü görüyorsun. En azından doldurduğun su hâlâ içilebilir durumda.

Birden bir çığlık, sessizliği bıçak gibi kesiyor.

"İmdat! Yardım edin!"

Çığlık, yol kenarındaki ağaçlığın oradan geliyor. Sese doğru koşup kılıcına davranıyorsun. Ormana girdiğin anda hava birden soğuyor. Telaş içinde etrafına bakınıp bağıran kişiyi arıyorsun.

"Merhaba? Kimse var mı?" diye sesleniyorsun ancak cevap gelmiyor. Çevrendeki sık bitki örtüsü tüm sesleri bastırıyor sanki. Kuş seslerini bile duyamıyorsun. Duyduğun çığlık gerçekten insan çığlığı mıydı? Belki de gaipten sesler duyuyorsundur...

Yolculuğuna devam etmekte kararlı bir şekilde tekrar yola dönüyorsun. Döndüğünde yolun gittiğini, yerinde kalın ve çok yaşlı sarmaşıklarla kaplı ağaçlardan oluşan bir duvar yükseldiğini görüyorsun. Arkanda bir hışırtı duyup hemen kafanı çeviriyorsun. Az önce arkanda duran sık ağaçlık yerine ormanın derinliklerine uzanan net bir patika sana bakıyor.

Yine mi büyü? İç çekip çantanı sırtına geçiriyor ve patikada ilerlemeye başlıyorsun.

Saatler geçiyor. Orman sürekli farklı oyunlar oynuyor. Zararsız görünen ama üstüne bastığında ayak bileklerini saran sarmaşıklar, dinlenmek için oturmaya yeltendiğinde kaybolan ağaç gövdeleri… Her küçük şeyde yeni, tehlikeli bir sır saklı. Başta gayet düzgün görünen patika kısa süre içinde engebeli bir araziye, daha sonra tekrar ormanın sade toprak zeminine dönüşüyor. Şimdi ise ileriye uzanan yol kalın, bel yüksekliğinde çalılarla kaplı. Geri baktığında geldiğin yolun kaybolduğunu ve yerine sık ağaçlar geldiğini görüyorsun. Ağaçlar o kadar sık ki aralarından bir parça kağıt bile geçemez. Tam anlamıyla kapana kısıldın.

Seçeneklerini düşünüyorsun. Emektar baltanla ağaçları kese kese ilerleyebilirsin ama ne yöne gitmen gerektiğini hâlâ bilmiyorsun. "Ruh Çağıranlara gider!" yazan bir tabela yok ne de olsa. Olsaydı bile muhtemelen ormanın oyunlarından biri olurdu.

İlk işin nerede olduğunu belirlemek. Ağaçların sık dalları güneşin konumunu görmeyi imkansız kıldığından yönünü bulmak için ağaçların tepesine çıkmak zorundasın. Çantanın düşmeyeceğinden emin olduktan sonra nispeten sağlam görünen bir ağaca gidip tırmanmaya başlıyorsun...

Bu ağaç, yerden bakınca çok daha kısa duruyordu. Hiç aşağı bakıp kontrol edecek durumda değilsin! Dişini sıkıp daha da yükseğe tırmanıyorsun. Artık dallar inceliyor, zirveye az kaldı.

Sonunda kafanı yaprakların arasından çıkarıp serin gece havasını ciğerlerine dolduruyorsun. Ormanda tahmin ettiğinden de uzun bir süre geçirmiş olmalısın. Aşağıda bitki tabakası her yöne göz alabildiğince uzanıyor. Dev, yeşil bir örtü adeta. Geldiğin yolu ya da Istırap Şehri'nin binalarını bile göremiyorsun. Burası sanki başlı başına ayrı bir dünya.

Tam pes edip aşağı inecekken hâlâ yıldızları görebildiğini fark edip sırıtıyorsun. Tam da beklediğin yerdeler. Bu ormanı kontrol eden tuhaf büyü, gökyüzüne kadar uzanamıyor. Astroloji çalışmaya ayırdığın vaktin karşılığını alma zamanı!

Geldiğin yolun önce doğuya, sonra da ormanın etrafından dolanarak kuzeye gittiğini düşünüyorsun. Biraz hesaplama yapıyorsun. Arachi, Iridan ve Vale var... Sonra birden ensende tuhaf bir karıncalanma hissediyorsun. Bir şey dikkatini çekmeye çalışıyor sanki... Ormanın oynadığı oyunlardan biri olduğundan şüphelenerek etrafına bakıyorsun. Önünde gökyüzünü aydınlatan, çağıranın sembolü Qimican'ı görüyorsun. Daha önce hiç görmediğin kadar parlak duruyor. Gitmen gereken yolu işaretlediğini anlıyorsun o an.

Hızlıca orman zeminine geri iniyorsun. Her yer zifiri karanlık. Etrafındaki bitkilerin bir sonraki hamlelerini planlarcasına hareket ettiğini duyabiliyorsun. Yeni hedefine ilerleyebilmek için kılıcını çekiyor ve çevrendeki çalıları kesmeye başlıyorsun. Kollarına ve ayaklarına dolanan dallara ve her yerine batan dikenlere aldırmadan ilerliyorsun. Kesmeye devam!

Orman eninde sonunda mesajını alıyor. Yaklaşık bir saat sonra ağaçların arasından yansıyan ay ışığını ve yıldızların parlak ışıklarını görüyorsun. Doğru yoldasın! Çalıları kesmeye devam ederek ilerliyor ve kendini ormanın çıkışında buluyorsun. Alnındaki teri silip ağaçların bittiği yere tökezleyerek ulaşıyorsun. Fazlasıyla hak ettiğin molayı vermek üzere yere yığılıyorsun.

Önünde tepedeki ayın ışığıyla aydınlanmış devasa bir vadi var. İçine kötü bir his doğuyor. Vadinin etrafı yüksek ve karanlık dağlarla çevrili olduğundan vadi gölgeye boğulmuş gibi görünüyor. Çok net göremesen de vadinin taş yapılarla dolu olduğunu fark ediyorsun. Bunlar ev olabilir mi? Camlarından tuhaf, yeşil ışıklar yansıyor. Daha yakından bakmak için yavaşça ilerliyorsun. O anda gözüne bir şey takılıyor.

Vadinin ucunda, ay ışığında bir karartı gibi duran, kayaların arasından yükselen görkemli, harabe bir yapı var. Merkezinde daha fazla yeşil ışık toplanmış, seni adeta ileriye doğru yönlendiriyor bu ışıklar. Bir sonraki durağın burası olmalı... Ruh Çağıranların yuvası.

Gereksinimler

  • Lanetli Orman zindanını bir kez tamamla